yor
 
|
|
|
|
 
 
 
 
 

ARŞİV

 
 
  YAZILAR  

Filmler Küçük Paketler Gibi Dağıtılmalı

Herşey değişiyor; seyirciler gibi ben de. Ama seyirciden uzaklaşmak ne demek? Başarısını yitirmiş olan bir politikacı izleyicilerinden mi uzaklaşır yoksa izleyiciler mi ondan uzaklaşır?

Bir seyircinin tarihi çok ilginç olabilir; bu sinemanın tarihlerinden biridir, yazılmaları gereken. 19. yüzyılın sonunda oluşmasından bu yana film çabucak

-hala bugün olduğu gibi, sinema seansları biçiminde- bu seyirciyle karşılaştı. Değiş tokuşun elzem olduğu ticaretin dışında hiçbir alan, seyirciyle karşı karşıya kalmamıştı, herşeyden önce hiçbir başka estetik disiplin. Dünyanın en büyük müziği, Viyana müziği, prensler için yazıldı, kamu için değil. Galile kamu için araştırmadı ve Mikelancelo Papa'nın emrinde resim çizdi. Edebiyat ve bilim başından bu yana kamu için yapılmadı. Ama film başından bu yana çok popüler olduğu için ve çok daha fazla seyirci çektiği için -müzik, resim ve edebiyattan çok daha fazla- hemen denildi ki.... evet, ne denildi aslında? Şu söylenebilirdi: Evet, seyircinin beğendiği filmler var ve beğenmediği filmler var. Bunlar ya da ötekiler iyi veya kötü olabilir, ama bu seyirciye bağlı değildir. Kati bir şey söylenmedi, ama iyi olan seyircinin beğendiği, seyircinin beğenmediği ise kötü filmdir. En azından Amerikalılar böyle diyor. George Cukor'la yaptığımız bir konuşmayı hala hatırlarım; 35 yıldan fazla oldu, bizler eski bir filminden söz açtık, olağanüstü bulduğumuz. Cukor gülmeye başladı ve yanıtladı: o film tamamen maddi bir fiyaskoydu, çok kötü filmdir o.

Edebiyatı ele alın: Joyce yayınlandı ­– başta çok az okuyucu; Beckett – aynen, çok az okuyucu. Buna rağmen, Gallimard bunlar kötü romandır demedi ve eleştirmenler de bunu söylemedi. Neden sinemada Beckett'in eşdeğeri olan – Jean Marie Straub örneğin kötü sayılıyor? Sadece Amerikalı bir prodüktörün bakış açısından kötü görünüyor, çünkü seyircisi yok.

Einsten'ın izafiyet teorisi, kamu beğendiği için mi yoksa doğru olduğu için mi ilginçtir? Bilimde bir teorinin geçerliliği kamunun kabulüne bağlı kılınmaz. Kamunun bununla hiçbir ilgisi yoktur. Bence, sanatta da bilimde olduğu gibidir. Birkaç kanun vardır, işte o kadar.

Filme gelince, seyirciyle olan çok sıkı ilişkisinde tabii ki biraz gerçek payı var, bunu kabul ediyorum. Benim filmlerimin birçoğu seyirci gibi çok zayıftır ve bu iki zarf arasında bir ilişki oluşuyor, filmin neredeyse hiç seyredilmemesi sonucuyla. Filmlerin ta seyirciye ulaşacak kuvveti yok, seyircinin de artık sinemaya gelmek için kuvveti kalmadı. 50 yıl önce seyirci daha kuvvetliydi, ben de öyle; belki illa ki daha iyi değildim, ama daha kuvvetliydim. Çok emin değilim ama, önceleri birbirimize daha çok ihtiyacımız vardı, bugün birbirimize daha az ihtiyacımız var.

Sinema, sadece bir prodüksiyon değil, aynı zamanda bir dağıtım işidir. İlginç filmlerin çoğu –örneğin Jean Vigo'nun, John Cassavetes'in, Jean-Marie Straub'un, bir ya da iki tane benim, Rainer Werner Fassbinder'in- bu filmler küçük paketler halinde posta tarafından dağıtılmalıdır. Bu filmlerin seyircisi var, ama bazen sadece bir kişiye, bazen dünyada 300 bin seyirciye erişebiliyorlar. Ama bunlar dağınıktırlar, biri şehir dışında yaşamakta, biri burada, biri orada. Bizler artık büyük dağıtım zincirinin parçası değiliz. Seyircimiz hala varlığını sürdürüyor, ama biz artık ona ulaşamıyoruz.

Benim seyircim bundan 30 yıl önce hala belli sinema salonlarından lokalize edebilirdiniz: New York'ta, San Francisco'da, Roma'da, Madrid, Paris, Berlin'de vs. O zamanların bu insanlarına eşdeğer sadece bugünün öğrencileri değil, aynı zamanda benim yaşımdaki insanlardır; ama bu insanlar daha da fazla dağılmışlardır. Bana ulaşamıyorlar. Onların var olduğunu biliyorum, ama neredeler bilemiyorum. Onlara ulaşamıyorum, çünkü filmlerimi onlara sunmamı mümkün kılacak bir sistem yok.

Eskiden, bazı televizyon kanalları bu filmleri gösterebilir, en azından sabah saat 5'te, diye düşünürdük. Fransa'da, Straub'un bir filmi FR 5'te 100 000 kişiyi bir araya getirebilir. Ama işte tam bu mümkün değil, anlaşılan. O saatte pornografik filmler ya da başka birşeyler göstermeyi yeğliyorlar.

Unu açıkça anlamalıyız, sinemanın başlangıcından bu yana birşeyler iyi filmlerin karşısına dikiliyor, sanki sinemanın iyi filmler yapmaya izni yokmuş gibi, sanki önce seyirciler için filmler yapması gerekirmiş gibi, mümkünse oldukça iyi. Ama edebiyatta ve resimde yapılmasına izin verileni, sinemanın yapmasına izin yok. Ölümcül olan sinema değil, 100 yıl önce oluşan sinematografidir.

Sinema sanatların Yahudisi'dir demek istemiyorum, çünkü bu bağlamda pek uygun seçilmiş sayılmazdı, ama diyebilirim ki: Sanatların Çingenesidir. Ben kendimi daha ziyade Çingene olarak görüyorum.

Jean-Luc Godard
Jörg Tykwer'in kaydından çeviren Merlyn Solakhan
(Süddeutsche Zeitung, Perşembe 5 Ekim 1995)

GÜNCEL
Zorunlu Bir Açıklama

Uğur Kutay


2. TÜRKİYE-YUNANİSTAN
BELGESEL FİLM FESTİVALİ


Sözlü Tarih Atölyesi: "Muğla'da Güz Baharı"
Bahriye Kabadayı


Muğla Yolculuğundan Notlar
Ümit Kıvanç


Sözlü Tarih Açısından Yararlı Bir Buluşma
Şehbal Şenyurt


Bir de Duyurulabilseydi..
Mihriban Tanık

MEDIMED 2005

Proje Sunumu İçin Püf Noktaları
Sezgin Türk

TORİNO FİLM FESTİVALİ 2005

Bir Şehir, İki Film, Bir Müze
Necati Sönmez

 


|
|
|
|
|
|
|
| |

Copyright © 2005 Belgesel Sinemacılar Birliği. Tüm hakları saklıdır. info@bsb-adf.org www.bsb-adf.org