İnsanı Görmek
Günlük yaşayışmda ve belgeci çalışmalarım sırasında seyirciler bana sık sık,insanı yurdunun günlük yaşamında göstermek sorunluluğunu hatırlattılar.1930'a doğru, kendi yurdumda,Hollanda'da yapı işçilerinin çalışmaları ve mücadeleleri üzerine uzun bir belge-film çevirdiğimi hatırlıyorum. Amsterdam'daki gösterimlerden birinin sonunda, kadın işçilerden biri bana büyük bir heyecanla şunları söylemişti: “Bana büyük bir yardımda bulundunuz..Kocam duvarcı ustasıdır.Bazı geceler,işinden döndüğü vakit,gündüzün ne yaptığını bana anlatmak ister,ama şimdiye kadar anlattıklarını anlamıyordum;iyi bir şey değildi bu.Bu gece filminizi gördükten sonra daha iyi anlayacağım onu. Teşekkür ederim.” Ne görmüştü bu kadın ? Alıcımla birlikte, yapılmakta olan bu konutun onuncu katına çıkmıştım; ustalardan birinin yanına (bu kadının kocası) yerleşmiş ve yalnız onun çalışmasını, tuğlaları yerleştirme tarzını değil, fakat aynı zamanda duygusunu, yararlı ve yapıcı bir işi tamamlamak duygusunu, mesleğinden duyduğu övüncü, bir kenti kurmaktan duyduğu coşkunluğu da göstermeye çalışmıştım. Usta, ta aşağıda, çalışan ellerinin ötesinde, sokaktaki yaşama, insanların hareketine, Amsterdam'ın tartımına bakıyordu. Tabiatıyla bütün bunları karısına anlatabilmeyi istemişti. Gelecek sefer buna çalıştığı vakit, karısı kendisini anlayacaktı.
Çünkü seyirci yalnız öykülü filmlerde değil, belgeci filmlerde de insanı görmek istemektedir. Hem de yalnızca insanların fotoğraflarını değil, canlı insanları…
“Sinema, halklar arasındaki anlayışa ve dostluğa yardım ediyor” dedikten sonra sık sık konuyla ilgisi olmayan sözlere geçilmektedir.Bu cümle büyük bir gerçeklik taşır, ama bunun anlamını, genel olayları tutkuyla derinleştiren ve böylelikle dostluk gibi büyük amaca varan insancıl, bireysel ve basit değerlere çevirmek gerekir.
Hollandalı duvarcı ustasının karısına rastladıktan az sonra, ilk filmlerimin Paris ve Berlin'de başarı kazanmasından büyük bir övünç duyarak Moskova'da bulunuyordum.Bu filmleri , metroyu yapmaya başlayan Sovyet işçilerine göstermiştim.Filmlerim arasında De Brug (Köprü) adını taşıyan bir filmde vardı.Rotterdam'daki asansörlü bir köprü üzerine deneysel bir filmdi bu.Eleştirmenlerin Paris'te niteledikleri gibi bir “hareketler senfonisi”. Ama Moskova'lı işçiler bana sordular: “Bu köprüyü işleten adam nerede ? Paris'e gitmek için köprüyü geçen renlerde kim seyehat ediyor ? Hep, seyircinin belge-filmde insanı görme isteği.
(…) Gerçek belge-filmler çevrildiği vakit kahramanlara her adımda rastlanır.Öykülü bir filmin kahramanının adı şöyleydi: Üçüncü adam.Bizim içinse, kahramanımız birinci adamdır, kendi halkının hayatına etkinlikle katılan, mutlu bir geleceğe güvenen basit adamdır.
Belge-filmlerimizde insanı çok ihmal ettiğimizi, bu insanların çok kez aşırı yansız (neutre), betimsel (descriptif), kuru ya da ansiklopedik kaldığını söylemek gerekir.
Belge-filmin tanımlanması , çok dar tutulmuştu. İnsanın, kahramanın, belgeci sinemanın değil öykülü filmin işi olduğu ileri sürülmüştü.
Oysa belgeci sinemada insana yer vardır, hem de nasıl!
(…)Bir belgeci, filmine başladığında, ortaklaşa bir kahramanı göstermeyi başarıp başaramayacağını, filminin ortaklaşa bir işe girişmiş bir halkın, bir topluluğun gerçek yüzünü göstermeğe gerekli soluğa ulaşıp ulaşamayacağını önceden bilemez. Kuru ve donuk bir görüntü vermek tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Canlı ve derin bir filmi gerçekleştirebilmek için bu filme tek başına insanı sokmak, kişisel hayatını göstermek gerekir.
Belgeci film ile öykülü filmdeki kahramanın işlenişindeki başkalık nerededir? Belgeci filmde kahramanımızın iç dünyasını ortaya koymağa ne fazla zamanımız vardır, ne de fazla yerimiz; demek ki, ruhbilimsel gelişme öykülü bir filmdeki dramatik çizgiyi izleyemez.Belgeci bunu yapmak istedi mi, doğallıktan yoksun mekanik ya da sembolik bir yapıta ulaşacaktır.
Belge-filmde, ucuz ya da sembolik tipleri değil, insanları, dipdiri insanları yaratacak deyiş ve yöntemi bulmak gerekir. Türün kendine özgü araç ve yöntemlerinden faydalanmak gerekir. Bizim senaryo anlayışımız, öykülü filminkinden bütün bütüne başkadır. Uzayı ve zamanı, öykülü filmdekinden çok daha özgürce aşmak olanağımız vardır. Bir bireysel sorunu bir çırpıda ulusal ya da evrensel bir sorunun çapına ulaştırabiliriz. Bin yıl eski olaylara yapılacak bir araştırma (allusion) kahramanımızı daha belginlikle nitelememize yardım eder.
Yaratma aracı olarak kurguya, öykülü filmdekinden daha daha esnek bir kurguya sahibiz. Kurgu, konunun gelişmesinde bir kısa devre yaratmamıza yardım eder. Kurguyla yaratılan mozaik, konumuzun işlenişini güçlendirir; kahramanımızı çevresine oturtur, insanın nasıl çevresini ve çevrenin nasıl insanı değiştirdiğini gösterir. Kurgu hareket durumundaki gerçek güçleri, ulusların ekonomik ve toplumsal hayatını göstermelidir. Ne yazık ki, kurgunun belge-filmdeki rolü henüz çok küçümsenmektedir. Bu noktada, büyük Sovyet sinemacılarının, Pudovkin ile Eisenstein'ın derslerini incelemeyi unutmamalıyız.
Yine bunun gibi, belge-filmi yaratmak için,güçlü bir araca sahip olduğumuzu da unutmamalıyız. Bu araç, açıklamadır. Görüntü, sözcüklerin, cümlelerin değerini değiştirir, zenginleştirir. Buna karşılık açıklamanın sözcük ve cümleleri de, görüntünün anlatımını daha yüksek bir noktaya ulaştırır.Bileşenlerden her biri tek tek alındığındaki düzeyden daha yüksek düzeyde, yeni bir nitelik ortaya çıkar. Belgeci, açıklamayı iyi kullanmakla gerçeği daha derinden kavrar.
En önemlisi belge-filmin daha başlangıcından gerçek hayata doğrudan doğruya bağlı olmasıdır.Belge-filmin kaynakları, güçleri, daha iyi bir hayat için çalışan insanlardan doğar. Bunlardan uzaklaşan belgeci yitmiş demektir.(…)
Kaynak: La Nouvelle Gritique, Şubat 1956
Joris Ivens
Çeviren: Nijat ÖZÖN
|