|
|
|
|
English
 
 
 
 

ARŞİVı

 
 
  YAZILAR  

"Bir Gülün Nasıl Koktuğunu Göstermelisiniz"*
R.Flaherty

Geceyarısını çoktan geçmişti, ben Münih havaalanının önünde şimdi ne yapmalıyım diye düşünmeye başladığımda… Uçaktan inen koca kalabalık yokoluvermişti birden, ve bir ıssızlığın ortasında kalıverdim… Ortalıkta hiçbir vasıta yoktu. Alman konsolosluğundan- kongre davetine ve geri döneceğime dair çeşitli prosedürlere rağmen- daha sonraki uçakla gidersin diye vizeyi son anda verdikleri için, Frankfurt üzerinden giden uçağa yetişebildim ancak. Yedi saati bulan bir yolculuktan sonra gelmiştim işte… O kalabalığın kayboluvermesine aklım takılmış olsa da, kapağı Bizim Türk Thomas'ın evine nasıl atacağımı düşünürken türkçe konuşmalar geldi kulağıma. Baktım, bizim Alman şoförler… Yaklaştım ve sordum türkçe… Dediler 'ancak taksi ile gidebilirsin şehre'… Türkiye'den geliyor olmamın onlar üzerinde hiçbir değişiklik yaratmadığını da hemen belirteyim. O kaybolan kalabalığın, havaalanının altına kadar gelen metro ile şehre gittiğini dönüşte öğrenecektim…

Şehir ıssızdı. Şoför, kendi cep telefonuyla, Thomas'tan adresi tam olarak öğrendiği için, kapının önünde indim ve Thomas'ın gülümseyen yüzü bütün yorgunluğumu sildi… Yine, o sızı ama… eski yapıların korunmuşluğu, güzelliği… gecenin soluk ışıkları altında bile kendini hissettiren o ruh…Thomas, Trabzon tereyağı, Gemlik zeytini, Ankara peyniri, Şemdinli balı gibi şeyler ikram etmek istediyse de ben çay içmekle yetindim. Kimbilir ne çayıydı o da…

Sabah, Thomas'ın 'çok yakın, yürüyerek gideceğiz' demesiyle; Alman temposunda, ormanlar, ırmaklar, çayırlar, bahçeler, saraylar aşarak yarım saatten 'biraz fazla' bir sürede Litteraturhaus'a vardık. Saat 8.30'u beş geçiyordu ve salon tıklım tıklım doluydu ve konuşmalar başlamıştı…

ULUSLARARASI BELGESEL FİLM VE TELEVİZYON KONGRESİ

Listeden hızla 36 ülke saydım, dünyanın dört bir yanından belgeselciler.. Türkiye ve birkaç ülke dışında bütün ülkeler en az 3-4 kişiyle temsil ediliyordu ve Alman Belgeselciler topyekün oradaydılar… Hep söyleye geliyoruz ya, gerçekten hepimiz birbirimize benziyoruz. Ama…
Bize gelen kongre metnini okuyunca, önümüze koyduğumuz sorunsallar da birbirine benziyor diye düşünürken, aramızda o sorunsallar konusunda çok ciddi niteliksel farklılıklar olduğunu üç gün içinde oldukça çarpıcı örneklerle kavrayacaktım.
Herşeyden önce farklılıkları, 4 temel başlıkta özetlemek mümkün…

1. Sinemanın gelişkinliğinin temel öğesi olarak Belgesel sinemanın gelişkinliğini görüyorlar.

Televizyonun gelişkinliği de Bağımsız Belgesel filmlerin yoğunluğuyla ifade ediliyor. Örneğin Fransız televizyonları, Amerikan filmlerinin karşısında , aynı saatte, belgesel filmler yayınlıyor ve başarılı da oluyorlarmış.

2. Toplumsal eğitimin, toplumsal kültürün yükseltilmesi ise 'Belgesel Sinema'nın daha da geliştirilmesine bağlanıyor.

*Avrupa Belgesel Film ve Televizyon Kongresi'nin sloganı

3. Ülkelerin, dünyanın her yerinde kendilerini ifade etmeleri (tanıtmaları) de -olmazsa olmaz bir koşul olarak- belgesel sinemanın özgürce daha da yaygınlaşmasına bağlanıyor. Ve bugüne kadar yapılanların gelecek açısından yeterli olmadığı düşünülüyor.

4. Belgesel film üretimi ve onun yaygınlaşması için bize göre, hemen her türlü fon ve mekanizmalar oluşmuş.

Yine altını çizmeliyim ki bu anlayışlar tüm kurumları, insanları ile 'toplumsal bir konsensus'içinde tartışılıyor…Ve 'ötesi'nin mücadelesini veriyorlar…

Bütün tartışmalarda 'bağımsızlık' ve 'yaratıcılık' kavramları eşlik ediyor Belgesel Sinema'ya.

23 Haziran '99
Çarşamba-Sabah

Toplantı Alman Belgesel Sinemacılar Birliği Başkanı Thomas Frickel; 'Avrupa Belgesel Ağı'ndan Tue Steen Mueller; Bavyera Film Fonu'ndan Dr. Herbert Huber; Media II'den Jacques Delmoy'un konuşmalarıyla başladı.
Ardından, Stuttgart Belgesel Film Evi'nden Dr.Peter Zimmermann'ın sunduğu, "Flaherty'den günümüze Belgesel Sinemanın Panoraması" ilginçti.

Sabah oturumu iki konuşma ile esas çerçevesini çizdi. İleriki sayılarda benzeri önemli görüşleri yayınlayacağımız için bu iki konuşmanın çok anlamlı başlıklarını yazıp geçelim:
Paris'li Turun Celal Artunkal'ın "BELGESEL RÖNESANSI"
Hollanda'lı Hillie Molehaar'ın "BOOM ya da BUMERANG".

Öğlen, çoğunluk salon fuayesinden ayrılmadı. Ben de elbette. Sandviç ve kahve ile tanışıklıklar, sohbetler…
Kurgusunu yarım bırakıp gelen-ki belgeseli bir an önce bitirip Türkiye'ye dönmek için yanıp tutuşuyordu!-Thomas ikide bir beni çağırıp değişik ülkelerin belgeselcileriyle tanıştırma işine başladı… Ve her gün beni kongre salonuna götürüp- elbette yürüyerek- öğlenleri tanıştırma işini sürdürerek ve akşamları hem tanıştırma hem eve götürme işini - elbette hep yürüyerek- sorumlulukla ve aksatmadan 3 gün boyunca görev edindi.

Hemen söylemeliyim ki, hemen her tanıştığım insan "Türkiye'den", "belgesel yönetmeni" ve "Belgesel Sinemacılar Birliği"sözcüklerini ilgiyle karşıladı…
Daha da şaşırtıcı olan Türkiye, bilgileri dışındaydı. Sadece dünya kamuoyuna yansıyan aktüel olaylarla anıyorlardı genel olarak Türkiye'yi… Türkiye'de belgesel çekmemiş olanlar dışında.

Genel kanı şu: "Eğer bir ülkede, her konuda özgürce belgesel üretilmiyorsa, o ülke 'dilsiz' demektir ve hep 'kekeler'… Ama madem bunca belgeselcisiniz ve bunca belgesel yapıyorsunuz, neden dünya izlemiyor…" ve sorular, sorular…
Ardından, "ulusal kamu kanalının belgeselcileri, akademisyen belgeselciler, bağımsız belgeselciler.." cümlesi ile ilgili yeni sorular… "madem kamusal kanalda çalışan belgeselci arkadaşlarınızın filmleri orada yayınlanıyor, peki diğer belgeselcilerin belgeselleri özel kanallarda mı yayınlanıyor…"
"Genellikle hayır"
"Peki o halde.. uluslararası platformlarda ve marketlerde niye yaptığınız belgeseller yok…"
Sorular kekeliyor, bense gülümsüyorum ve…

"biz kendi üretim ve gösterim alanlarımızı kendimiz yaratmaya çalışıyoruz" demeye çalışıyorum.

Oysa oralarda, belgeseller, kültürel sürekliliğin, kültürel yenilenmenin ve dünya ile ortak bir dili konuşmanın olmazsa olmaz koşulu olarak kimi zaman da kültürel yayılmacılığın yarattığı sorunlarla başka düzeylerde başka sorularla tartışılıyor… "Bütün diğer nitelikleri bir yana" diyor bir Fransız belgeselci,
"dünya etik kaygulardan dolayı, her konuda belgesel sinemaya güveniyor.."
Bir ülkede her konuda belgesel üretmenin mekanizmalarının olmadığını anlatmak çok zor onlara. Televizyonların belgesele yatırım yapmamalarını hiç anlamıyorlar… Ve daha birçok şeyi…

Ve öğleden sonraki oturumun konusu;
'bu duruşun korunması ve belgesellerin uluslararası televizyonlarda dolaşımı',… gündemi ile ilginç bir biçimde geçiyor…
Çeşitli ülkelerden belgeselciler- yapımcı ve yönetmen- kurulmuşlar sahneye, tek tek televizyon yöneticisi ve editörlerini kürsüye çağırıp sorular yağdırıyorlar… Planette, Arte, ZDF, NCRV, DISCOVERY, YLE2 yetkilileri soru bombardımanına yanıtlar vermeye çalışıyorlar

Sorular ve eleştiriler iki noktada odaklanıyor.. Önce, her televizyon neden kendi ülke belgeselcilerinin filmlerinden başka belgesellere ve yapımlara kapılarını açmıyor… Diğeri de…
Rayting kaygılarından dolayı, belgesel yapımları biçimlendirmek için, televizyonlarda, son yıllarda beliren eğilimler uygulanmaya çalışılan politikalar üzerine…

Televizyonların özellikle- genel olarak birçok ülkede- oluşturdukları bir 'prodüktör sistemi' var. Sanırım deneyimlerine bağlı olarak her prodüktör belli bir bütçeden sorumlu oluyor ve herhangi bir projeye- ya da projelere- yetkisinde olan bütçenin uygun gördüğü miktarını veriyor. Ama son yıllarda, anladığım kadarıyla, televizyonlardan prodüktörlere, rayting arttırıcı belgeselleri öne çıkarmaları doğrultusunda 'baskı' oluşmuş. Örneğin, son yaşanan savaşların belgeselleri gibi… duygusal ağırlıklı konular. Bir de bu doğrultuda kullanılan bir kavram var: Shockumentaries. Şok belgeselleri. Savaş ve insan hakları konularının ele alındığı çalışmalarda belgesel anlayışını "üslub- yöntem-yaklaşım" açısından bozulmaya uğratacak bir gelişme olarak da değerlendiriyor belgeselcilerin birçoğu bu durumu. Ve ciddi tepkileri var.

Ama bu oturumlardan tatmin olmayanlar da vardı. Onlar birçok başka önemli televizyonun ve daha patronaj durumunda olanların katılmadığından yakınıyorlardı.

Bir sonraki akşamüstü oturumunda ise, bu tartışmaya bağlı olarak 'Biçimlere ve içeriklere saygı gösterme', 'yeni eğilimler ve uluslararası pazar temaları' tartışılırken ben hala bir önceki oturumun zihnimdeki çağrışımları ve hayalleri ile biryerlere takılıp kalmışım…
Bizler, 'benzer bir oturumu gerçekleştirme olanağını bulsaydık 'ne sorular sorardık acaba…
Örneğin televizyon sorumlularına. Ve daha kimlere, ne sorular?

24 Haziran'99
Perşembe

İlk oturum, bizden çok mu uzak bir konuyu ele alıyordu acaba:
Dijital devrim ve globalleşme…
karşı etkileşimli ve çoklu medyatik bir iletişimin önünü açabileceği gibi, 'Gücün merkezileşmesine bir dönüş de olabilir mi?
İzleyici sosyografisi ne yönde evrilecek?
İzleyici, belgeselci ve televizyon kanalları arasındaki hiyerarşi ne biçimler alacak?
Belgesel sinemanın bağımsızlığı nasıl korunacak?

Bu tartışma akademisyen, danışman ve hukukçuların da katılımıyla, bir sonraki oturumda dijital geleceğin karmaşık ortamında telif haklarının korunması doğrultusunda sürerken, bir başka salonda bir başka konu tartışılıyordu:
Belgesel festivallerinin temel karakterleri … Yeni fikirlere açık olup olmadıkları ve belgeselin yaygınlaşmasına katkıları…

Öğleden sonra,
Norveç, İsviçre ve Hollanda'da gerçekleştirilen uzun metraj sinema belgesellerinin başarısından sonra…
Avrupa genelinde, bu yönde girişimci ortak bir zemin yaratılabilir mi?…sorusu, oldukça sıcak konuşmaların konusu oldu.

Bir sonraki oturum ise,
Basın-yayın organlarında Belgesel Sinema üzerine makale ve tartışmaların genişletilmesi ve daha da yaygınlaştırılması üzerine geçti.

Akşam, Münih şehrinin o görkemli Belediye binasının meclis salonunda- ki çok sembolik bir anlamı olsa gerek o mekanda belgeselcilere kokteyl verilmesinin- şarap ve istiridye ile 'eski dostlar' olarak, koyulaşan sohbetlerin rüzgarına bıraktık kendimizi.

25 Haziran'99
Cuma

Sabah,
Belgesel Sinemanın ana konularından biri olan, İnsan Hakları üzerine başladı ilk oturum.
"Belgesel Sinema tarihi, insan hakları ve baskıya karşı mücadelenin bir hikayesidir de.."

Soru şu idi;
'Ticari televizyonların yarattığı bir pazar dünyasında belgesellerin gerçekleşme olasılığı nasıl sağlanacak… Bugünü kavramanın, açıklamanın ve tartışmanın siyasal olasılıkları nedir?'
Bir sonraki oturumda ise konuşmalar "Doğuda ve Orta Avrupa'da Belgesel Sinema" üzerine sürdürüldü… Hollanda'dan Güney Afrika'ya, Bulgaristan'dan Afganistan'a…Litvanya, Romanya, Rusya, Slovanya ve diğer ülke belgeselcileri yine yoğun ve duyarlı bir yaklaşımla düşüncelerini açıkladılar… televizyon editör ve yöneticilerini sorguladılar…
Aslında tartışmanın gerisinde ağırlıklı olarak, yukarıda sözünü ettiğim bir gün önceki durumun eleştirisi vardı: "Shokumentaries"…

Öğleden sonra,
Bağımsız konuşmalarla geçti ve yeni bir soru atıldı ortaya…
"Medya köpekbalıkları/yiyicileri"nin baskın olmaya çalıştıkları Belgesel Program Pazarı karşısında Belgesel Sinema örgütleri, EDN-IDA- a-network- Switzerland film-Filmkontakt Nord- Media Promotion- Doc.IT-SPI gibi böylesi bir sürece katılacak kurumların dayanışması ile güçlü bir belgesel ortamının yaratılması ve uluslararası çalışma organizmalarının etkinleştirilmesi için neler yapılabilir… Ve bunun sonucu olarak da, uluslararası ortak bir bağımsız Belgesel Kanalı olasılığı var mı?

Bu geniş soru ve diğer tartışma konuları, bizim, Türkiye belgeselcileri olarak,yönümüzü ve ufkumuzu belirleyecek mi acaba? 'Bağımsız Uluslararası Kanal' sanırım önümüzdeki yıl Dünya Belgeselcilerinin önemli tartışma ve hedeflerinden biri olacak.

Bu üç gün boyunca, oturumlar ve tartışmalar dışında, çeşitli iklim ve coğrafyaların belgeselcileri dünya dolusu konuyu sözcüklere döktüler, paylaştılar birbirleriyle…
Ben, belgeseller yapan ama belgeselleri dünyada izleyici önüne çıkmamış bir grubun temsilcisi olarak ezildiğimi söyleyebilirim. Kendi kendime 'sanal'mışım-mışız gibi bir duyguyu yaşadığımı da…
Oysa orada/da örnek olarak izlediğim belgesellere bakınca, aşmamız gereken bir nitelik sorununun olmadığını gördükçe daha da arttı bu duygularım.

10 gün kala haberdar olduğumuz bir kongre idi bu. Çok sayıda belgeselci aylar öncesinden- konuşmacı, panelist ya da herhangi bir etkinlik ve konu önerisiyle- hazırlanıp katılmıştı kongreye.

Üç gün boyunca, 'yola çıkarken' metnini, 'Konferans Spotlarımızı' dağıttık ve kendimizi anlattık
Son gün, BSB'nin etkinlikleri ve hayata bakışı üzerine yaptığım konuşmayı, alelacele İngilizceye çevirip çoğalttılar.

Hep, belgesel üretmenin ve belgesellerle kendimizi dünyaya özgürce anlatmanın olanaklarına dair sorularla boğuştum durdum üç gün boyunca. Belgeselci arkadaşlarımızın sahip olduğu ruh, birikim ve yetkinlik nasıl bir yol bulmalı?

"Belgeselllerinizi dünyaya sunmazsanız kendinizi-toplum olarak-nasıl anlatabilirsiniz ki" diyor biri…

"Kendinizin özeleştirisini yapmazsanız, başkalarının eleştirisine- üstelik belgesel alanın dışından yapılan eleştirilere- cevabınız olamaz ki…" diyor bir başkası.

Bir diğeri, "sizin 'halaylarınız-horonlarınız' (türkçe söylüyor) üzerine belgeseller aradım, bulamadım. Projem kabul edilirse ben yapacağım" diyor…

Hep o Fransız'ın sözü… "Dünya belgeselcilere güveniyor… Ne politikacılara, ne başkalarına… Sadece Belgesellere inanıyor dünya… Bundan dolayı Belgesel Sinema'nın bağımsızlığını korumalıyız"

Aslında, birçok belgeselci birbirlerini tanıyor-lar… Kongrelerden, festivallerden ve belgesellerinden… Biz de onlarla olmalıyız.

Enis Rıza Sakızlı


*Avrupa Belgesel Film ve Televizyon Kongresi, Münih (23-25 Haziran 1999)


GÜNCEL
Zorunlu Bir Açıklama

Uğur Kutay


2. TÜRKİYE-YUNANİSTAN
BELGESEL FİLM FESTİVALİ


Sözlü Tarih Atölyesi: "Muğla'da Güz Baharı"
Bahriye Kabadayı


Muğla Yolculuğundan Notlar
Ümit Kıvanç


Sözlü Tarih Açısından Yararlı Bir Buluşma
Şehbal Şenyurt


Bir de Duyurulabilseydi..
Mihriban Tanık

MEDIMED 2005

Proje Sunumu İçin Püf Noktaları
Sezgin Türk

TORİNO FİLM FESTİVALİ 2005

Bir Şehir, İki Film, Bir Müze
Necati Sönmez

 


|
|
|
|
|
|
|
| |
English

Copyright © 2005 Belgesel Sinemacılar Birliği. Tüm hakları saklıdır. info@bsb-adf.org www.bsb-adf.org