Madeleine Avramoussis: “Anlatacak çok öykünüz var”
BSB'nin düzenlediği Uluslararası Ortak Yapım Atölyesi'ne katılmak üzere İstanbul'a gelen Madeleine Avramoussis, ARTE'nin en eski programcılarından. P ek çok ülkede profesyonel belgeselcilerin proje geliştirme ve uluslararası ortak yapım eğitim atölyelerine katılmış tecrübeli bir eğitmen olan Avramoussis'le ARTE, televizyon belgeselciliği ve Türkiye izlenimlerini üzerine konuştuk |
ARTE'nin bir Fransız-Alman kültür sanat televizyonu olduğunu biliyoruz.Bu nedenle diğer ticari kanallardan ayrılıyor. ARTE'nin belirli bir estetik duruşa sahip olduğu söylenebilir mi?
Aslında biz genel kalıplar ve belirli bir ‘kullanma kılavuzu' oluşmasından çekiniyoruz. Bazen mecburen kanalımızdaki belgesel kuşaklarında, mesela bazı programlarımız sürekli yayınlandığı için bir üslubu olmak zorunda. Bu tür programlarda bir ana kişi bize çevresini ve orada yaşayan insanları anlatır ve bizi bilgilendirir. Discovery Channel'da da benzerlerini görebilirsiniz. Ama ben bunlara belgesel demiyorum. Bunları daha çok röportaj olarak değerlendiriyoruz. Belgesel farklı. Belgesel gerçeğin içinden bir şey canlandırıp çıkarma, farklı bir bakış getirme şeklidir. Bize her gün gördüğümüzü sandığımız gerçeği, şimdiye kadar hiç görmediğimiz bir şekilde sunar. Bu yüzden yönetmen tüm sıradanlığın içinden bize çok sıra dışı bir şey çıkarmalıdır.
Bunu bir örnekle anlatabilir misiniz?
Mesela kapanan bir fabrikanın hikayesi. Bu fabrika, zarar ettiği için değil de başka bir ülkede daha ucuza işçi çalıştırabileceği ve ürününü daha ucuza mal edebileceği için kapanıyorsa ve bütün bir kasaba sadece bu fabrikadan geçimini sağlıyorsa ve ben de gidip fabrika kapanmadan fabrikanın yetkilileri ve işçileriyle röportajlar yaparsam, küreselleşme gerçeğini küçük basit yerel bir hikaye yoluyla anlatmış olurum. İşte belgesel budur. Büyük bir gerçekliği küçük bir parçasını göstererek anlatmak. Bu yüzden belgesel, karşısındakine bütünü algılaması için gerekli olan tüm küçük ayrıntıları vermelidir.
Belgesele inanmamızı sağlayan nedir? Avrupa'da objektiflik kavramının artık belgesel sinema için kullanılmadığını biliyoruz. Öyleyse belgeselde ne aranmalı?
Bence objektiflik diye bir şey yoktur. Sadece iş etiğinden bahsedilebilir. İlk olarak çok iyi bir ses ve görüntü estetiği, yani teknik yeterlilik; daha sonra da anlattığımız hikayenin gerçekliği, doğruluğu konusundaki “Hikayemi en doğru şekilde nasıl anlatabilirim?” kaygısı. Belgesel hem eğitici, informatif hem de seyirciyi daha fazla ekran başında tutabilecek çekiciliğe sahip olmalıdır; ama yapaylıkla değil, güçlü hikayesi ve anlatımıyla. Duygu sömürüsüyle de değil. Duygular beni tek başına ilgilendirmiyor. Kalbimiz beynimizde, beynimiz kalbimizde olmalıdır. İkisi hep yan yana.
Sonuçta siz ARTE'de daha çok televizyon belgeselleri yayınlıyorsunuz. İyi bir televizyon belgeseli ne tür öğeler taşımalı sizce?
Belgeselde farklı tarzlar ve değişik anlatımlar ilgimizi çekiyor tabi. Ama sonuçta Avrupa seyircisine hitap ediyoruz ve seyircimizin on beş dakika sonunda hala filmi anlamamış olmasını göze alamayız. Bu nedenle her ne kadar esnek olsak da, belli bir belkemiği ve belli bir anlaşırlık bekliyoruz belgesellerde. Bu nedenle yurtdışından gelecek belgeseller bizi çok heyecanlandırıyor ama bu belgesellerde kendi anlatım dilimize benzerlikler bulmamız da gerekiyor. Çünkü televizyon seyircisi sinema izleyicisinden farklı olarak sabırsız ve dikkati dağınık olarak izliyor filmi. Bu yüzden, belgeselde başı, ortası ve sonu olan bir ana hikaye olmalı. Bu hikaye sürekli gelişmeli ve durağan olmamalı. Ana karakterlerin yanında yan karakterler de bulunmalı filmde. Filmde gelişen bir hikaye olmalı. Yani gördüğünüz gibi yine de belgeselde aradığımız temel birtakım öğeler var.
Yabancı bir program yapımcısı olarak Türkiye'ye baktığınızda ne tür belgeseller ilginizi çekiyor?
Türkiye'de benim aradığım güzel hikayeler anlatan yönetmenler. Bana ülkelerini anlatsınlar istiyorum. Bu ilginç karakterler yoluyla olabilir, ilginç hayatlar yoluyla olabilir. Belgesel hem yerel hem de evrensel bir tür. Buradaki bir yönetmen tabii ki kendi ülkesinin hikayesini anlatacak ama aynı zamanda da evrensel bir şeyi anlatıyor olmalı. Aslında tüm insanlık benzer duygulara sahip ve bu nedenle de bu evrenselliği yakalamak çok da zor değil. Yani izleyici Türk bir belgesel izlediğinde “evet bu olay Türkiye'de geçiyor” diyerek izler, ama sonunda şöyle bitirebilmeli: “Hepimiz insanız.” Farklılıklarımız bizi birbirimizden ayırmaz, tam tersine bizi zenginleştirir. Ben de hayata umutla ve iyimserlikle bakan, birleştirici filmler arıyorum. Müthiş zengin bir kültüre sahipsiniz ve anlatılacak çok öykünüz var.
Söyleşi: Doğa Kılcıoğlu
|