|
|
|
|
| English
 
 
 
 

TORİNO FİLM FESTİVALİ 2005

 
  İZLENİMLER  

Bir Şehir, İki Film, Bir Müze

Olimpiyat Öncesi Torino
2005'in Kasım ayında Torino'da olmak, çok isabetli bir karar sayılmazdı; tabii eğer karanlık salonlara kapanıp film izlemek için gelmemişseniz… Ama festivaller böyledir; salonlarında uzun bir dünya turu atar, perdede en ücra coğrafyalara uğrar, festival bitiminde ise kimi zaman bulunduğunuz şehri bile doğru dürüst görmeden geri dönersiniz.

Torino Film Festivali de öyleydi nitekim. Sabahtan gece yarılarına kadar dönen bobinler, dış dünyayla bağınızı minimuma indirecek; o görkemli meydanları, kemerli sütunlu caddeleri ancak bir filmden ötekine koştururken adımlayabileceksiniz. Festivalin yoğun programı buna göre ayarlanmış adeta. Eh, zaten vakit bulsanız bile, Torino'nun tadını çıkarmanız pek mümkün olmayacak.

Neden derseniz, 2006 Kış Olimpiyatları'na hazırlanan kentin hemen her köşesi, yılbaşına yetiştirilmeye çalışılan İstiklal Caddesi'nden farksızdı. Tabii benzerlik, her yanda harıl harıl çalışan iş makineleriyle hummalı bir hazırlığın yürüyor olmasından ibaret. Bir kaç ay içinde büyük bir organizasyona hazırlanan bir kentin olağan telaşı... Yoksa, ne içine düşme riski olan tek bir çukur, ne de paçalarınıza bulaşacak en ufak bir çamur vardı. Bu sistemli hazırlığa kentlilerin ödediği bedel, neredeyse trafik eziyetinden ve kapalı olduğu için bazı sokak ve meydanlara girememekten ibaret. Bir de tabi, görüntü kirliliğinden…

İstiklal Caddesi'ndeki hezimetten sonra, insanın aklına iyice dank ediyor: İstanbul'un olimpiyat adaylığını her seferinde hararetle destekleyenler, bizdeki belediyecilik anlayışını hesaba katıyor ve nasıl bir eziyete davetiye çıkardıklarını biliyorlar mı acaba? Beyoğlu'nun son aylardaki içler acısı manzarasının, İstanbul geneline ve bir iki yıla yayıldığını düşünün!

Festival ve Filmler
Neyse, biz gelelim film festivaline… 11-19 Kasım 2005 tarihlerinde gerçekleşen 23. Torino Film Festivali, “Cinema Giovani” sloganıyla yıllardır genç sinemaya kucak açan bir etkinlik. Avrupa'daki ‘en büyükler' dışında kalan festivaller arasında belli bir saygınlığı var. Buna rağmen, İtalyan tipi organizasyon aksaklıkları yok değildi: Gösterim saatleri son dakikada değişebiliyor, örneğin Claude Chabrol'a ayrılan toplu gösterideki filmlerin neredeyse yarısı iptal olabiliyor, filmlerin altyazı bilgileri yanlış verilebiliyor, vs. Ya da bir dizi yabancı konuğun hazır bulunduğu açılış gecesinde gösterilen Hong Kong filmi, sadece İtalyanca altyazıyla gösterilebiliyor. (Isabella Rossellini'nin de katıldığı gecedeki açılış konuşmalarının hepsinin sırf İtalyanca olduğunu da hesaba katın. Dolayısıyla o dili bilmeyenlerin, anlamadıkları konuşmaları dinledikten sonra film başlayınca salonu terk etmekten başka şansı yoktu.)

Bu olumsuzluklara karşın, iyisiyle kötüsüyle 200'e yakın filmi bir araya getiren hayli dolu bir programı vardı festivalin. Benim daha yakından takip etmek durumunda olduğum, genç yönetmenlere açık olan yarışma bölümünde, adı anılmaya değecek filmlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu ne yazık ki. (Festivale gitmek, tabii biraz da böyle bir şey; umduğunu değil bulduğunu…) Bunu, uzun metraj çekmeye soyunmuş gençlerin yaşlandığına mı yormalı, yoksa festivalin seçimindeki özensizliğe mi, doğrusu bilemiyorum. Festivalde geniş sayılabilecek bir belgesel bölüm de mevcut; ancak sadece İtalyan yapımlarına açık. Ve ne yazık ki, buradaki filmlerin hemen hiçbirinin İngilizce altyazısı yoktu.

Grizzly ManBu bölümü de elediğimize göre, geriye kalan filmlerden beni en çok etkileyen ikisini anmakla yetineceğim. Şunu da ekleyerek; sırf bu iki filmi izlemek için bile Torino'ya gitmeye değerdi! (Festivaller, bir de böyledir işte…)

Birincisi, özel bir gösterimde izlediğimiz muhteşem bir belgesel: Werner Herzog'un “Grizzly Man”i, birkaç yıl önce gazetelerde okuduğumuz bir haberin kahramanı olan Timothy Treadwell'in hikayesini anlatıyor. Hani şu, boz ayılarla dostluk kurduğunu iddia eden, hayatının son dönemini onlarla geçiren ve sonunda kız arkadaşıyla birlikte, ‘dostları'ndan birine yem olan gariban. Sonuçta yine macera ve cesaret üzerine Herzogvari bir hikaye bu. Ama kahramanımız öylesine enteresan bir karakter ki, son dönemde kendini hepten belgesele veren Herzog, hem psikanalitik, hem de Amerikan toplumuna dair sosyolojik verilerle zenginleştirdiği bu hikayeye beklenmedik bir derinlik katmayı başarıyor.
Adamımız, oradaki her anını filme çekmeyi ihmal etmemiş. Herzog'a da bu film için, kendi çektiği görüntüler haricinde, yaklaşık 100 saati bulan hazır bir çekim malzemesini yoğurmak kalmış. Bunu, doğrusu çok da güzel biçimde yapmış… Sonuçta, gazete haberinin berisindeki bu ‘doğa dostu' kahramanın, doğanın kendi kurallarına pek de saygı duymayan, kendi megalomanisinin kurbanı bir gariban olduğunu anlıyoruz. Bu hikayedeki en trajik unsurun, yalnızca kendisini değil, video çekimlerine hiçbir şekilde dahil etmediği sevgilisini de yanında götürmüş olmasını da… “Grizzly Man” (Boz Adam), mutlaka festivale davet etmemiz gereken filmlerden…

İkinci filmimiz, televizyon için yapılmış bir saatlik bir korku filmi: Joe Dante'in bir kısa öyküden uyarladığı “Homecoming”. Bugüne kadar görüp göreceğim en politik korku filmlerinden biri. Konu özetli şöyle… Irak'ta ölen askerlerle ilgili bir ‘TV sohbeti'ne konuk olan patavatsız siyasi yorumculardan biri, şuna benzer bir cümle yumurtlar: “Elimden gelse, hepsinin canlı olarak geri dönmesini isterdim!” İşgalde ölen askerler, duygu sömürüsünün bu kadarına dayanamayıp tek tek tabutlarından/mezarlarından fırlamaya başlar ve kısa sürede bir hayalet ordusuna dönüşüp Amerika'nın her yanını istila ederler.Homecoming Gerisini siz tahmin edin! Kendi adıma, böylesine zeki ve etkili bir örneğini gördükten sonra, korku türüne daha önyargısız ve ilgiyle yaklaşmaya karar verdim. Özellikle de Dante'nin bu filminin de içinde yer aldığı, “Masters of Horror” serisine…

Her şey bir yana, koca bir festivalden geriye kalan en etkileyici iki filmin de, -biri belgesel biri kurmaca olmak üzere- Amerikan bireyine/toplumuna ve ‘erkekliğe' dair olması tesadüf olabilir mi?

Sinema Müzesi
Torino'dan ve sinemadan söz edip de, buradaki sinema müzesini atlamak olmaz. Dünyadaki benzerleri içinde belki de en iyisi olan bu müzeyi gezmek, neredeyse bir festival deneyimi kadar zenginleştiriyor insanı. Ya da tersinden söylersek; bir festival deneyimi de, içi tıka basa film dolu bir müzenin koridorlarında koşturmaya benzetilebilir.

Torino Sinema MüzesiTorinoluların medar-ı iftiharı, şehrin alamet-i farikası, turistlerin ilgi odağı olan ve şehrin her yerinden gözüken Mole Antonelliana, dünyanın en yüksek taş binası, dolayısıyla en yüksek müzesi de: Tam 167 metre. Zamanında sinagog olmak niyetiyle inşa edilen yapı, Yahudi cemaatinin projeden desteğini çekmesi üzerine yarım kalır. Bir dizi badirenin ardından ne işe yarayacağı meçhul bir yapı olarak tamamlandığında, İtalyan sinemasının doğum yeri olarak bilinen Torino'ya yakışır bir kararla ulusal sinema arşivinin hizmetine verilir. Sonradan müzeye dönüşerek, İsviçreli mimar François Confino'nun iç tasarımıyla hoş bir sergi mekanı haline gelir. Bir yandan da hem yazılı, hem de görsel arşivini alabildiğine zenginleştirir.

Terence Davies'in bir filminde (yanılmıyorsam “Uzak Sesler, Durgun Yaşamlar”da) unutulmaz bir sahne vardı. Tavan hizası gibi yüksek bir noktadan, üç ayrı mekanın kuşbakışı görüntüsünü peş peşe izleriz: Öğrencilerle dolu bir sınıf, inançlılarla dolu bir kilise ve seyirci dolu bir sinema salonu. Üçünde de kalabalığın dikkati tek bir noktaya yönelmiştir; öğretmen/karatahta, papaz/mihrap ve film/beyazperde…

Kısacası; inşaatına sinagog/ibadetgah olarak başlanmış bir yapının, en nihayetinde sinema müzesine dönüşmesinde garipsenecek bir durum yok. Tek bir farkla ki, Torino Sinema Müzesi'nde tek bir odak noktası yok. Mole'un kubbesi dahil bütün duvarları, yapının hemen her köşesi birer perdeye dönüştürülmüş adeta. Gözün görebileceği her yanına, sinema tarihinden bir sayfa iliştirilmiş; ya ekrana yansıyan bir film, ya bir afiş, ya da sinemasal değeri olan bir nesne…

Olimpiyat öncesi bir şehre gitmek isabetli bir karar sayılmaz, evet. Ama neyse ki festivaller iç mekanlarda oluyor. Yine de, Torino'ya bir gün yolunuz düşerse, festival zamanı olmasa bile, Sinema Müzise'ne mutlaka uğramaya bakın. Müzeye gezdikten sonra, ortadaki asansöre binip binanın en tepesine çıkmayı ve ‘dışarıdaki dünyaya' kuşbakışı bakmayı da ihmal etmeyin.


Necati Sönmez



MUĞLA 2005

“Muğla'da Güz Baharı”


Muğla, genellikle şikayet ettiğimiz ‘kimliksiz kentler' tanımından uzak görünüyor.

Bahriye Kabadayı



Muğla'dan Notlar

Üç gün boyunca belgesel izleyince, belgesel sinemanın sahiden de ne kadar elzem bir şey olduğuna, başka şeyin de onun yerini tutamayacağına dair fikrim pekişti.

Ümit Kıvanç


Bir de Duyurulabilseydi

Muğla pek çok bakımdan, zenginleşmeye ve gelişmeye uygun bir zemin...

Mihriban Tanık

Yararlı Bir Buluşma

Beni en çok etkileyen sunuş Hayriye Özsoy isimli bir Muğlalının kendi aile tarihi çerçevesinde yaptığı çalışma oldu.

Şehbal Şenyurt

 

MEDIMED 2005

Sunum İçin Püf Noktaları


MEDIMED'de ilk gün projenizin sunumu için eğitim verilmekte, daha sonraki iki gün projelerin sunumuna ayrılmaktadır.

Sezgin Türk

|
|
|
|
|
|
|
| | | English

Copyright © 2005 Belgesel Sinemacılar Birliği. Tüm hakları saklıdır. info@bsb-adf.org www.bsb-adf.org