|
|
|
|
| English

 

 
 
 

8. SELANİK BELGESEL FESTİVALİ

 
  İZLENİMLER  


Bu dünyanın görüntüleri

Kurulduğu yıldan beri “21. Yüzyılın Görüntüleri” başlığını şiar edinen ve bu başlığın hakkını fazlasıyla veren Selanik Belgesel Festivali'nin 8 yıllık öyküsü, film festivali düzenlemeyi aklından geçirmiş herkesin gıpta edeceği türden bir ‘başarı öyküsü'. Tam da belgeselin dünya çapında yükselişe geçtiği bir dönemde küçük bir etkinlik olarak başlayıp, kısa bir süre içinde Avrupa'nın en saygın birkaç belgesel festivali arasına girmeyi başarmasında, Dimitri Eipides gibi bir beynin başarılı yönetimi kadar, hem devletten hem de özel sektörden gelen anımsanmayacak bir mali desteğe sahip oluşunun da payı var elbette. Yunanistan'da sağ kanat hükümetinin kültürel yatırımları alabildiğine kıstığı bir siyasi iklimde bile yükselişini sürdürmesi ayrıca kayda değer.

10-19 Mart tarihlerinde gerçekleşen festivalin, bu yılki performansıyla kıta Avrupa'sında IDFA'nın ardından gelen en önemli belgesel etkinliği olma yolunda bir adım daha ilerlediği rahatlıkla söylenebilir. Rakamlarla ifade etmek gerekirse; bu yıl 200'e yakın film, geçen yıla oranla neredeyse ikiye katlanarak 30 binleri aşan bir seyirci kitlesi, sayıları 400'ü bulan konukları ve en önemlisi dolu dolu geçen yan etkinlikleriyle -gösterimlerin yanı sıra masterclass'lardan pitching forum'a, güncel temalı konferanslardan atölyelere, sergilerden yönetmenlerle yuvarlak masa toplantılarına kadar bir dizi etkinlikle yoğrulmuş- tam bir belgesel şenliği izledik Selanik'te.

İzlenimlerime, en az filmlerin kendisi kadar önemli bulduğum yan etkinliklerden başlamak istiyorum.

Konferans, atölye ve masterclass'lar
Trakya'yı vuran sel nedeniyle İstanbul-Selanik tren seferleri iptal edilince, biz İstanbul'dan gidenler, biri ‘Afrika' diğeri ‘Küreselleşme' konulu iki önemli konferansı kaçırmış olduk. Küreselleşme konferansına katılanlar arasında, biyolojik çeşitlilik üzerinde çalışan Navdanya hareketinin kurucusu, dünyaca tanınmış Hintli aktivist, ekolojist, yazar Vandana Shiva gibi önemli isimler vardı. (Festivalde Shiva'yı ve çalışmalarını konu alan “Bullshit” adlı bir film de gösterildi.)

Adına bir toplu gösteri düzenlenen Kim Longinotto'nun masterclass'ı yine sele kurban gitti; Kim Longinottodersi kaçırdık ama değişik platformlarda yönetmeni dinleme şansı oldu. Tahran'dan Tokyo'ya, Kenya'dan Kamerun'a dünyanın bir çok köşesinden çekip çıkardığı insani hikayeleriyle tanınan bu üretken İngiliz sinemacı, her biri 90-100 dakika süren filmleri için topu topu 10-12 saat kadar çekim yaptığını söyleyerek meslektaşlarını kıskançlığa gark etti. Filmlerini 16 mm kamerasıyla kendisi çeken Longinotto'nun, kısa bir süre önce İstanbul'da Filmmor Kadın Filmleri Festivali'nde “Kadınlar Vardır” adıyla gösterilen “Sisters in Law” adlı son filmi, şu sıralar bütün dünyayı dolaşıyor. Belgesel patlamasının birkaç sene önceki temsilcisi nasıl Michael Moore idiyse, bugünkü parlak isimlerinden birinin Longinotto olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Bir başka masterclass'ın konuğu olan ve filmleri belgesel-kurmaca sorunlu ilişkisinin en uç noktalarında dolaşan Danimarkalı Jon Bang Carlsen ise, bir hayli nevi şahsına münhasır bir yönetmen. Kendi belgesel anlayışını derste örneklerle anlatan Carlsen'in çalışma tarzı aşağı yukarı şöyle: Önce konusunu ve mekanını seçiyor (diyelim, hayatının kadınını bir türlü bulamayan İrlandalı bir bekar çiftçinin hikayesi), sonra mekana (İrlanda'nın ücra bir kasabasına) gidip bu konuya uyacak bir karakter arıyor. Kafasına yatan birini bulunca da, ona hikayesini anlattırıyor uzun uzun. (Bu söyleşiler kameraya çekilse de filmde kullanılmıyor.) Sonra oturup bu hikayeyi senaryolaştırıyor ve karakterini bu senaryoda ‘oynatıyor'. Hatta kendi yaşadığı ev senaryoya pek uygun düşmüyorsa, karakterini alıp kasabanın bir ucunda terkedilmiş başka bir eve taşıyabiliyor. Zaten Carlsen karakterlerini de ‘aktör' diye nitelendirmeyi tercih ediyor. Yaptığı iş karşılığında ‘aktör'üne belli bir ücret ödemeyi de ihmal etmiyor. Böyle belgeselcilik mi olurmuş demeyin; bu çabanın ürünü olarak, bildiğimiz belgesellere hiç benzemeyen, aslında belgesel de olmayan (lakin belgesel festivalinde izlediğimiz!), buna karşın İrlandalı müzmin bekarların yalnızlığını çok iyi yansıtan “It's Now or Never” gibi muhteşem bir film çıkabiliyor ortaya. Böyle bir sinema anlayışının altında yatan felsefeyi ise yönetmen aşağı yukarı şöyle özetliyor: Nesnel bir gerçeklik yoktur, filmlerim benim gerçekliğe bakışımdan ibaret…

“Rıza Üretimi: Noam Chomsky ve Medya” adlı ünlü belgeseli (Mark Achbar'la birlikte) gerçekleştiren Peter Wintonick ise dijital prodüksiyon üzerine üç gün süren bir atölye gerçekleştirdi festival kapsamında. Dijital mevzulardan çok, dünya belgesel aleminin genel bir panoramasını çizip kendi işlerini anlattı. Üç günün sonunda da projesi olanlarla tek tek ilgilenip akıl fikir vermeyi ihmal etmedi. Bu arada, onun konumunda bir sinemacının bile, yıllardır üzerinde çalıştığı “sinema ve sihir” konulu projesine kaynak bulamadığını öğrenmek acıydı, ama doğrusu içimize su serpmedi değil…

Pitching Forum
EDN'nin organize ettiği Pitching Forum, İstanbul'daki Ortak Yapım Atölyesi'nin devamı gibiydi adeta… Öyle ki tanıdık yüzler de vardı; oturumları İstanbul'un konuklarından Leena Pasanen ve Stefano Tealdi yönetiyordu. Bizim atölyeyi takip edenler için, ‘pitching' denen ortamın İstanbul'daki provalardan çok farklı olmadığını söyleyebilirim. Bir fark varsa o da şu: Karşınızda ‘gerçek' commissioning editor'ler var ve çoğu zaman projenizin kaderi onların iki dudağı arasında. Bu kader de çoğu zaman projenin iyi veya kötü olmasına bağlı olmayabiliyor. Bazı talihsiz belgeselciler, sundukları projeye şöyle tepkiler alabiliyor mesela: “Projeniz çok ilgimizi çekti. Sunumunuz da çok iyi. Ama maalesef bir önceki pitching'de benzer bir projeye ortak olmuştuk! Artık bir dahaki sefere…”

Ve filmler…
Programında Türkiye'den “Karanlıkta Diyaloglar”, “Sırtlarındaki Hayat” ve “Oyun”a yer veren festivalde izleyebildiğim 20 kadar film içinden bazılarına dair kısa notlar:

Svyato“Svyato”: İki yaşında bir çocuğun -yönetmenin oğlu- aynada kendi görüntüsüyle ilk karşılaşmasının belgeseli. Muhteşem bir şiir, demekle yetineceğim… Yönetmen Victor Kossakovsky, çocuklar arasında yaşanan bir aşk hikayesini o çocuklara çaktırmadan filme alabilen (I Loved You), evinin penceresinden karşı sokağı bir yıl boyunca çekip o görüntülerden muhteşem bir film çıkarabilen (Tishe!), kendi ifadesiyle ‘tekrarı yaşanmayacak olguların' filmini çekmeyi seven, bana göre belgeselin yeni dahilerinden biri. Bu arada Kossakovsky başta olmak üzere, Selanik'te karşılaştığımız bir çok yönetmen, kendi filmlerini ‘belgesel' yerine ‘film' olarak nitelemeyi tercih ediyordu. Victor'un gerekçesi son derece basit: “Lumiere'ler ilk filmlerini çekerken, ne belgesel ne de kurmaca çekmeyi hedefliyordu. Onlar sadece film çekiyordu…”

“Beslan's Children”: Kuzey Osetya'daki okul baskınından sağ kurtulan çocukların tanıklıklarını aktarıyor film. Sadece röportajlardan ibaret bir malzemeden nasıl iyi bir belgesel çıkar konulu bir ders gibi adeta. BBC'de de gösterilen bu filmde bir çocuğun ağzından şöyle bir cümle dökülüyor sözgelimi (baskında ölen bir arkadaşından söz ediyor): “Onu çok özlüyorum… Bunu elektrikle ölçecek olursanız 9 milyon Volt eder…” Bir belgeselciyseniz ve yaptığınız röportajda bir çocuğun ağzından böyle bir cümle alabiliyorsanız, görüntüyü çok da dert etmenize gerek kalmaz. Ama filmin yönetmenleri, görselliği de dert edinmişler, o ayrı.

“We Feed the World”: Avusturyalı yönetmen Erwin Wagenhofer, dünyayı dolaşıp kamerasını günümüz dünyasının beslenme sektörüne doğrultmuş. Afrikalı çiftçilerin hikayesi, bu filmdeki pek çok yerel hikayeyi özetliyor aslında: Filmin bir yerinde çarşılarında satılan Avrupa malı ucuz domates yüzünden kendi yetiştirdiği ürünü satamayan, aç kalmamak için de Avrupa'ya kapağı atıp oradaki dev çiftliklerde iş bulmaya çalışan Afrikalı çiftçileri anlatıyor, UNESCO'nun bir yetkilisi. Küreselleşmenin ağzımızdan girip midemize oturduğunun hikayesi…

“The Girl From Auschwitz”: Stefan Jarl'ın bu son filmi, İsrail'in duymaktan nefret ettiği bir cümleyi yüksek sesle haykırmaktan çekinmiyor; 40'larda Auschwitz'te yaşananlarla bugün Filistin'de yaşananları yan yana koyup karşılaştırıyor. Çocuk yaşta kapatıldığı Auschwitz cehenneminden her nasılsa kurtulabilmiş ve bugün Filistinlilerin safında mücadele eden Yahudi bir gazetecinin öyküsü…

“Abdullah İbrahim – A Strugle For Love”: Güney Afrikalı bir müzisyenin aşık ve sanatçı olarak harikulade bir portresi.

“An Ordinary Family”: 2001'deki büyük bir krizin ardından elindeki her şeyi yitiren üst-orta sınıfa mensup Arjantinli bir ailenin ayakta kalma mücadelesi… Son derece iyi bir takiple, tek bir ailenin öyküsü üzerinden koca bir ülkenin panoramasını çiziyor film.

Born In the USSR - 21Up“Born In the USSR – 21Up”: Bir zamanların Sovyetler Birliği'nde doğmuş bir grup çocuğun hikayesini yedişer yıllık aralıklarla takip eden çok hoş bir serinin son filmi. Artık hepsi 21 yaşına basmış olan ve bir kısmı dünyanın farklı yerlerine dağılmış bulunan bu çocukların şimdiki durumu, 7 ve 14 yıl önceki halleriyle harmanlanarak aktarılıyor. Bu kişisel öykülerin berisinde dünyanın izlediği rotayı da görebiliyoruz…

“Exandas” serisi: Yorgos Avgeropoulos adlı bir gencin başını çektiği Yunanlı bir ekip, dünyayı dolaşarak TV için belgeseller çekiyor yıllardır. Festivalde bu seriden bir paket sunuldu; Küba'dan Bolivya'ya, Namibya'dan Suudi Arabistan'a dünyanın her yerine gidip çektikleri belgesellerde olabildiğince eleştirel bir bakış sunuyor bu filmler. Üslup olarak TV'ye dönük olmakla birlikte, politik belgesellerin de medyada hayat bulabileceğine dair çok ilginç bir deneyim.

Necati Sönmez


ORTAK YAPIM ATÖLYESİ


Atölyeden geriye kalanlar

Bu atölye çalışması sırasında beni en çok etkileyen durum şu oldu: Avrupalı comissioning editor tek, bir hikayeye dayanan belgesellerin peşindeyken, bizim gibi dünyanın doğusundan (ve güneyinden) olan sinemacılar bir film içerisinde birden çok hikaye anlatmanın peşinden koşuyor.
Ersan Ocak


Camianın parçası olmak

Türkiyeli belgeselciler olarak birbirimizi ve projelerimizi daha yakından tanıyarak, bağlantı ağımızı genişlettik. Bu atölye, ülkemizde uluslararası platformlarda sesini duyuran yeni bir belgesel sinema geleneğinin oluşması açısından çok önemli bir ilk adım oldu.
Melis Birder



“Belgeseli besleyen TV'ler de var”


Leena Pasanen: Avrupa'da çok farklı türden TV kanalları var. Bazıların tabi ki belli beklentileri ve hatta formatları var, özellikle de prime-time kuşaklar söz konusu olduğunda. Bunun dışında, belgesellerin finanse edilmesinde büyük rol oynayan TV kanallarımız da var.
Söyleşi: Aslı Ertürk



"Anlatacak çok
öykünüz var”


Madeleine Avramoussis: Belgesel gerçeğin içinden bir şey canlandırıp çıkarma, farklı bir bakış getirme şeklidir. Bize her gün gördüğümüzü sandığımız gerçeği, şimdiye kadar hiç görmediğimiz bir şekilde sunar.
Söyleşi: Doğa Kılcıoğlu

|
|
|
|
|
|
|
| | | English

Copyright © 2005 Belgesel Sinemacılar Birliği. Tüm hakları saklıdır. info@bsb-adf.org www.bsb-adf.org