|
“Biz belgeselciler, bölgemizde akıtılan kanın acısıyla Filistinli, Iraklı, Lübnanlılar'ın ve onları anlatan dünya belgeselcilerinin filmlerini tekrar tekrar kamuoyuna göstererek gözün gördüğü, gönlün katlanamadığı bu korkunç katliamın durdurulmasını istiyoruz…
Askeri çözümlerin, sivil halkın insan haklarından önce tutma eğilimlerine katılmıyoruz. Bu türden yaklaşımların çözümün değil sorunların parçası, hatta kaynağı olduğunu görerek Lübnan'a “Barış Gücü” adı altında asker göndermemeye çağırıyoruz”.
19 Ağustos akşamıydı ve Belgesel Sinemacılar Birliği sözcüsü bu sözlerle farklı bir eylemin açılışını yaptı.
Yüzlerce insan Kalamış Koyu'nda, belgeselcilerin çağrısıyla toplandılar ve sabaha kadar Filistin-Lübnan-Irak… Ortadoğu belgesellerini izlediler. İnsan öykülerini…
Aslında İstanbul, İzmir, Ankara ve daha birçok kentte yapılmakta olan gösterilerin bir parçasıydı bu. Şiddet pornografisinin, kanıksamanın, vurdumduymazlığın, kaygusuzluğun, bilgisizliğin karşısında belgeselce-belgeselci bir duruş.
Özellikle Lübnan'ın bombalanması, dünya belgeselcileri arasında, yalnızca sözle ve bildiriyle değil, belgesellerle de ortak bir tavrı ve dayanışmayı güçlendirdi. Belgesel filmler gerçekleştirmek ve belgesel filmlerle dünyanın her yerinde çarpıtılan bilgilerin akışı ve her tür propaganda karşısında o duvarları yıkmak…
Acı olan şu ki… bomba, ölüm ve acı sözcüklerine aşina olan kamuoyu nasıl bir tarihin ve politik bir sürecin parçası olduğunun farkında değil. Üstelik bu sözcükler ve bu sözcüklerin ifade ettiği insana dair her şey pıyrım pıyrım edilmiş durumda. Dünyanın o köşesinde yaşanmakta olanların, insanlığa ve geleceğe dair nasıl bir devasa bedel olduğunu sanki kimse düşünmüyor. O akşam aynı yıldızların, aynı bulutlu gökyüzünün altında, filmler izlendi, sessiz. Televizyonlarda, gazetelerde anlatılanlardan, gösterilenlerden başka türlü görüntüler, öyküler… Hayatın içinden bakan, gerçeği arayan, sorular soran, kayguları olan, insanı özne alan…
Duvarların, toprağın, buldozerlerin, intihar saldırılarının, korkunun ve nefretin, aşkın, yoksulluğun, var oluş çatışmalarının, kampların, her şeye rağmen sürüp giden hayatın ve direncin insana ait derin merakını dert edinen belgesel filmler.
Sorun yalnızca silahların susması değil. İnsan aklının ve ruhunun bir başka dünyayı tasavvur edebileceğinin de umudunu yaratmak… İnsanlar arasında inşa edilmiş duvarlar ve tel örgüler nasıl aşılacak?
“Çünkü, yetişkin İsrailli erkeklerin % 80'inin İsrail kontrol noktalarında hizmet etmiş ya da edecek olmaları, yetmedi. Bunların büyük bir kısmının askeri hizmetleri ya da yıllık yedek askerlik görevleri sırasında bir yerde mutlaka bir Filistinli vurmuş ya da vuracak olmaları da, yetmedi. Çünkü, henüz hepsi F-16'larla ya da Apaçi helikopterleriyle uçmadılar, henüz birkaç binden fazlası tanklara, buldozerlere binip Filistinliler'in evlerini yıkmadılar. Çünkü, henüz hepsi, Filistinli evlerine yerleşip, toplantılar yapıp, işgal, saldırı, tutuklama ve vahşi cinayetler planlamadılar. Çünkü, hükümetlerin inşa ettiği Duvar'ın yanında arabayla geçtiklerinde bizi kafese soktuklarını gerçekten bilmiyorlar. Neredeyse kırk yıldır bu işgal sırasında anlayamadıklarını, bir ya da on filmle anlamalarını sağlayacak olan şey nedir? Sonuçta insanız! Bir İsrailli erkek gerçek hayatta sırt çantalı bir okul çocuğuna sempati duyamıyorsa, bizim yardımımızla, bozuk bir perdede o sahneyi izleyince mi insanlığa geri dönecek?” diyor bir Filistinli belgeselci…
Türkiyeli belgesel sinemacılar, Irak savaşından bu yana, ‘savaşın, acının, ölümün belgesellerini çekmek istemiyoruz” pankartlarıyla yürüyorlar meydanlarda. Ama rengârenk aşkların, çocuk kahkahalarının, adaletin ve eşitliğin, farklılıkların bin bir öyküsünü anlatmayı hayal ettikleri bir dünya için, bu lanetin karşısında filmleriyle yol açmaya çalışıyorlar… Dünya yurttaşları olarak.
Patika – 24 Ağustos 2006, Perşembe
Enis Rıza
|