ANDERS OSTERGAARD ile "BURMA VJ" ÜZERİNE
NEVİN SUNGUR / AMSTERDAM
Bu yıl Uluslararası Amsterdam Belgesel Film Festivali'nde en ilgi gören belgesellerden biri Danimarkalı yönetmen Anders Ostergaard'ın imzasını taşıyan Burma VJ: Reporting From A Closed Country. Film, ülkede kendilerini gizleyerek çalışmak zorunda kalan gazetecileri ve onların gözünden Burma'daki rahiplerin 2007 yılında cunta yönetimine karşı ayaklanmasını anlatıyor. Filmin görüntülerinin büyük bir bölümü de yine bu gazeteciler tarafından çekilerek gizlice yurt dışına çıkarılmış. Burma VJ, IDFA'da iki ödül için yarışıyor.
Festivalin en fazla ilgi gören filmlerinden biri oldu ve iki dalda ödüle aday gösterildiniz. Böyle bir ilgi bekliyor muydunuz?
Anders Ostergaard: Aslında bekliyordum diyebilirim. Geçen yıl Burma'da yaşanan olaylara hatırlayacaksınız bütün dünya çok yakın takip etti. Yani bir ilgi o zaman vardı. Filmin yapılış aşamasında da izleyen herkes çok etkilendi. Dolayısıyla burada da gösterildiğinde izleyiciyi etkileyeceğinden emindik. Aslında konu elbette çok etkileyici ama aynı zamanda filmin de sanatsal olarak iyi kotarılmış olduğunu anlıyorum gördüğüm reaksiyonlardan. İki ödüle aday gösterilmiş olmamız da bunun bir başka göstergesi aslında. Bundan dolayı çok memnunum.
Filmde kullandığınız görüntülerin çok büyük bir bölümü Burma'da yaşayan gazetecilr tarafından çekilmiş. Son derece etkileyici sahneler de var bunların arasında. Siz bu görüntüleri ilk izlediğinizde neler hissettiniz?
Anders Ostergaard: Görüntüleri ilk izlediğimde çok etkilendim elbette çünkü çok güçlü görüntülerdi evet ama aynı zamanda da çok karmaşıktı. Hiç bir işlemden geçmeden, ham materyal olarak elime geldi görüntüler. Bazen son derece sakin bir rahip yürüyüşü görüntüsünü izlerken aniden o görüntüler kesiliyor kameraman öğrencileri döven askerleri çekmeye başlıyordu. Bunun nedeni de çok basit aslında, bu gazetecilerin elinde yeterli miktarda kaset yok. Dolayısıyla daha önemli olaylar olduğunda kasedi geri sarıp eski görüntülerin üzerine çekim yapmaya devam ediyorlardı. Bu nedenle kameramanların nasıl bir atmosferde nasıl bir stresle çalıştığını çok iyi anlayabiliyorduk bu görüntüleri izlerken.
Filmde telefon görüşmeleri var. Bazı bölümler yeniden canlandırma oldu sanırım..
Anders Ostergaard: Filmdeki telefonla konuşma sahneleri canlandırmaydı ama farklı insanlarla yapmadık o canlandırmaları. Gerçek karakterlerdi. Kafanızda o tarihe geri dönün ve yaptığınız konuşmaları hatırlayın sonra da tekrar edin dedik. Onlar da o tarihte yaptıkları konuşmalardan hatırladıklarını kamera önünde tekrarladılar.
Sanırım filmdeki en güçlü sahnelerden biri rahiplerin yürüyüşe başladıkları anda halkın onları bağırarak desteklemeleri ve binlerce insanın bir arada aynı şeyleri tekrar etmesiydi..
Anders Ostergaard: Rahiplerin yürüyüşü bir çeşit toplumsal rahatlama anı gibiydi. Bu insanlar yıllardır inanılmaz baskılar altında yaşamışlar ve birisi bir düğmeye bastığında herkes onu takip ediyor. Ayrıca sadece siyasi gerilim değil farklı evrensel semboller de vardı o sahnelerde. Budistlerin bağırarak evrensel barış mesajlarını tekrarlamaları, biraz naif olabilir belki ama hepimizi etkiliyor. Elbette, herkesin içinde daha iyi bir dünya dileği var ve bundan da hiç vazgeçmemek gerekiyor.
Daha önce yönettiğiniz “Tintin and Me” filminde de yine hazır bir materyal elinizde ama bu sefer Tintin'in çizeri Herge ile daha önce yapılmış bir röportajın bant kayıtları. O kayıtlardan son derece başarılı bir Herge karakteri yaratıyorsunuz filmde. Nasıl bir duygu ya da yaklaşımla kullanıyorsunuz bu tür hazır malzemeyi?
Anders Ostergaard: Benim için film yönetirken önemli olan empati kurabilmek, beni belgeselci olarak da motive eden duygu bu. Başka insanların kafalarının içine girmeye çalışıyorum. İnsan olarak benim için çok doğal bir şey bu. Sempati değil söylemeye çalıştığım. “Bu insanları seviyorum o nedenle kafalarından geçeni okumak istiyorum” gibi bir çabadan bahsetmiyorum. Sadece dünyayı, olayları filmde yer alan insanların bakış açısı ile görmeye çalışıyorum. Sanırım bu aynı zamanda izleyiciye de daha samimi bir duygu veriyor izledikleri filmle ilgili.
Belgeselci olarak sizi başka neler motive ediyor?
Anders Ostergaard: Yaptığım işe duyduğum tutku ve saygı. Sanırım kendilerini belgesel yapmaya adamış bütün herkesin düşünce biçimi de budur. Hiç bir zaman yaptığından tatmin olmadan, insanlığı daha derin seviyelerde anlamaya çalışan birinin çabası. Bu, bütün yetenekli belgeselcilerde olan ya da olması gereken bir şey. Bir de hiçbir zaman beni heyecanlandırmayan bir konuda film yapmadım, yapamam da. O hikaye için bir tutku duymam gerekir her şeyden önce. Eğer bir konu üzerine 3 yıl harcamayı göze alıyorsa insan o konuda son derece tutkulu olması gerekir zaten.
Şu anda üzerine çalıştığınız bir proje var mı?
Anders Ostergaard: Şu anda kafam bomboş doğruyu söylemek gerekirse. Aynı anda iki film bitirmek durumunda kaldım bu nedenle arada başka bir proje düşünmeye vaktim olmadı ama açık bir ufka sahip olmak da çok güzel bir şey.
Hayalinizdeki proje ne peki?
Anders Ostergaard: Eski bir Beatles hayranıyım ama onlar hakkında şimdiye kadar birçok film yapıldı. Bu anlamda yeni bir şey yapmak zor ama beni en çok dört müthiş yeteneğin bir araya gelerek, kendi başlarına oluşturamayacakları ilahi bir şey yaratmış olmaları çok etkiliyor. Bu güçlü işbirliği müthiş bir şey. İlerde bu konuda bir şey yapmak istiyorum ama henüz tam olarak projelendirilmiş bir şey değil.